7 Ağustos 2010 Cumartesi

sıradan bi gün..

     şimdi burayı günlük gibi kullanacağım, hiç sevmediğim halde..kalemle yazmak vardı halbuki, çok değiştim çok.
evet, siz haklıydınız bay katatonik şizofreni bey! değiştim ama bi yerlere gidiyorum diye değil. 
hani bi laf vardır ya şu sıralar popüler olan "beni siz delirttiniz" diye..beni siz değiştirdiniz..son kelimeler pek uyumlu değil ama idare edin artık..Hem son söyledikleriniz hiç de inanılacak cinsten bişey değildi! ben sevgimi size çok belli ettim, hata da orada başladı zaten. mektubumu bile sormadınız. Hoşçakalın!
     ***
    Çıkmış bu terasımsı yerde belki rüzgar gelir umuduyla bilgisayarla başbaşayım..Ne facia! bi türlü kurtulmak mümkün değil..Kitap okusaydım böyle olmazdı...Kitapları sadece satın alabiliyoruz, gerisi gelmiyor. Oku demişti büyüklerimiz..neden hep büyüklerimiz derse..Küçüklerimiz dese böyle olmazdı. Büyükler hep büyükçe konuşuyorlar, küçükler verseydi bilgileri daha çok yapmak isterdik herhalde..
     ***
    Denize mi gitsem, kitaplarımı da yanıma alırım hem..hımm..şimdi orada da seyfi bey var, eşi çoluk çocuğuyla..yok yok sadece tek çocuk : oğlan. erkek manasında. öbürü değil, umarım olur öyle. Ne iyiyim..haha..
   Neyseciime..boya yapacaktım aslında bugün, evimizin dış ve iç mihraklarını boyayacaktım..cephelerini aslında..
ama baba izin vermedi. Baba devlet konumunda sanırım, ama sadece kendi vatandaşlarına sözü-emirleri geçebiliyor..Dışarıya karşı çok uysal, ve sevimli..
   Herkese pamuk helva dağıtıyor..pamuk şeker de olabilir..Nazar boncuğu değil.
    ***
şu konsolosluktan da bi cevap gelmedi.. Patricia salı günü tatile gidiyormuş..Eğer ozamana kadar cevap gelmezse 16 ağustos gidiş tarihim değişebilirmiş..
Değişmez umarım..
Hadi ayırlısı..
bak bu da sevdiğim müziklerden biri..
the dø isimli grubumuzunmuş..



THE DO - ON MY SHOULDERS / OFFICIAL VIDEO
Yükleyen thedoband. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!
severim kendilerini eksik olmasınlar.





1 Ağustos 2010 Pazar

yeniden pencere kenarı

uzun zaman oldu..bloguma yazılar yaz(a)mıyorum..yazamıyorum demek aslında bir bahane..
insan isteseydi gerçekten neler yazmazdı ki..
şimdi gidişimin arefesinde tekrar yazılar yazmayı başarabilmekteyim..umarım ilerde başarabileyazdım demem...
pencere kenarlarından bakıp durdum bu süre boyunca..hiç anlatmadım, sustum, izledim sadece..kimi zaman bilinçli olarak sustum, kimi zaman internetin büyülü ekranına dalarak, sadece tüketici bir amaçla izledim, pasifize ettim kendimi..ve bunun git gide daha kötü bir hal olduğunu ve aldığını farkettim işte yeniden..
en azından tek yapabildiğim şeyi de harcamamalıydım bir hiç için..Yazmak becerimi kullanabilmeliyim sonuna kadar..eğer bir şeyleri tüketeceksem üretmek için yazarken tüketmeliyim..
Bir reklam vardı hatırlarsam.şeker bank'ın..üretimle ilgili..TV bir an sessizliğe bürünüyordu..ekranda sadece durağan bir hareket, susan bir üretim vardı.."Üreten Susarsa Türkiye Susar" diye..
son zamanlarda gördüğüm en güzel reklamlardan biri..
reklamcılara bazen imreniyor üzülüyorum.. ne güzel yaratıcı fikirler, kısa film tadında reklamlar..ama sonunda alakasız bir yere bağlanıyor..
yazık ama para da kazanıyorlar ya bundan...
neyse konum üretmekle ilgiliydi.. ne kadar çok az üretiyoruz çok tüketmemize rağmen.. evimden çöğ poşetlerini atarken birden hiç birşey üretmediğimi farkettim..
tembellikten ötürü.. oysa çöplerden harikulade şeyler yapılabilir..

30 Haziran 2010 Çarşamba

"bu ruh, bu beden hepsi aynı"

haziran ayının son haftasında EVS/AGH için Ayrılış Öncesi Eğitimine katıldım Ulusal Ajans'ın önderliğinde..
      benimle birlikte 1 nisan başvurusunda projesi kabul görmüş toplamda 105 genç gönüllü bulunuyordu..
5 gün boyunca Ankara'da City Hotel'de rahat bir eğitim geçirdik. Tanışma faslı, ısınma oyunları, pançolar, oda arkadaşları -ki 414'tük biz-, vesaire vesaire derken bir çok yeni arkadaşlarla tanıştık, iyi de oldu..
     özellikle oturumlardan birisinin konusu kültürlerarası öğrenme-çatışma'ydı..ve doğal olarak farklı bir kültür içerisine gidiyorduk hepimiz ve hepimizin gzihnine küçüklüğünden beridir çakılmakta olan, o kültürleri bir arada tutan öğelerin hemen hemen hepsi gideceğimiz ülkelerde farklılık gösteriyordu : Dil, Din, Irk, Cinsiyet..
    bu oturumda da gittiğimizde bizim "tuhaf" karşılayıp, oralarda biraz daha saygı ve sevgi içerisinde karşılanan, ama ülkemizde hala bir tabu olan bir diğer konudan konuştuk : "eşcinsellik". üstelik benim projemin ana konusu da bunun üzerineydi..
    aslında şimdi düşünüyorum da verilen tepkiler, çok da şaşırılmayacak cinstenmiş..(ozaman daha fevri ve duygusal bir tepki vermiştim)..çünkü -ve ne yazık ki- o kadar çok birileri var ki bu konuyu horlayan, aşağılayan, alay eden, yok sayan, ezen, öldüren sayıları binleri milyonları buluyor hem de, artık siz bunu horlayanları değil de en azından "ben saygı duyarım" diyenlere çok şaşırıyorsunuz..ve böyle insanları nimetten görüyorsunuz..Halbu ki aslında kendisine sığınılarak muhatabına istediğini söyleyen sonra da "ben katılmıyorum ama saygı duyuyorum" denilen bu sözün bile içeriği boşaltılmış bir haldeyken günümüz..

   ve gerçekten size destek veren, samimiyetlerini hissedebildiğiniz insanlar, arkadaşlarınız, dostlarınız olduğunda işte onlar gerçek birer hazine oluyorlar..
 
     işte bu oturumda da nahoş tepkiler, ön yargılar, ah o ön yargılar, söylentiler oluşmuştu grubumuzda ve ek bir oturumun daha yapılmasına karar vermişti eğitim sorumluları..
    hepimiz konuştuk, ettik, oyunlar oynadık, hollandalı, gay, lezbiyen, yahudi, arap, roman olduk..sonra bunları tartıştık..sonra tartıştığımız şeylerin aslında "biz" olduğunu farkettik..ve umuyorum ki hepimizin aklındaki ön yargılar gitti.
    o günden aklımda kalan sözler birimizin ağzından çıkan şu sözü olmuştu :

      "bu ruh, bu beden, hepimiz aynıyız"
  
  
  
 

 

11 Nisan 2010 Pazar

Saatleri ayarlama enstitüsü ve Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar okuyorum ve Saatler'ini okudum..sadece okudum dememeliyim aslında, bir nevi yaşadım kitabı..
böylesi çok sık olmaz, ya sıkılır, ya da kitabı yarıda bırakmamak adına bitirirdim bazı kitapları..ama bazı kitaplar da tıpkı saatler...de olduğu gibi yeni bir dünya içine girerdim, kahramanlardan biriyle bütünleşiverdim ve kitap bittiğinde haftalarca kitabın içinden çıkamayıp, "bu kitabı" diyordum.."evet bu kitabı"..mutlakaya senaryoya dökmeli..ve yönetmeliyim..bir filmi çekilmeli en azından..
evet bunu haftalarca dillendirip, kısa filmler çekmeye başlamıştım bu kitap adına..
hala aklımın ve kalbimin bi yerlerinde bu fikir var.


elimde kalemle sayfalardan sayfalara koşuyor..ruhsal betimlemelerin içine düşüyor, ama canım yanmıyordu.. çünkü ruhumu o kadar güzel tarif ediyordu ki canınız yansa bile bunu sarhoşluktan hissedemiyordunuz..
Ahmet Hamdi ne yazık ki bazı ideolojilerin esiri altında yaşıyor..bence oralardan  çıkmalı ve sadece edebiyat ve sosyoloji adına okunmalı..


ve Tanpınar aslında tam bir pınar..
olur öyle arada ve
darısı başıma..
:)

işte o koşuşturmalarımdan altını çizebildiğim bir kaç pasajlar..cümleler..tarifler.. :






"şimdi kendimi ortada hissediyordum. Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfı nazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel âdeta çölün ortasında inmiştim.







Etrafımda yavaş yavaş beni hedef alan, üzerimde yüksek sesle düşünen bir teşhis uğultusu, çok cömert ve insanî bir endişe başlamıştı. Annemin dilinden "bu çocuk ne olacak?" sözü düşmüyor, komşular babamla her karşılaştıklarında söze, "Oğlanı ne yapacaksın?" sualiyle başlıyordu..." syf. 57.











"çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur..." syf. 71.


"yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu." syf. 74.









"mübarek....







kendi köşesinde hiçbir zamana girmeyen bir zamanı saklıyordu." syf. 77.









"bir uçuruma uzatılmış bir kalas üzerinde yürür gibi sade,tehlikeli ve muvazeneden ibaret bir hayat yaşıyordum. " syf.78


"...eşyanın kayıtsızlığı..." syf.85


"....insanların yalnız hakkıyla yapabilecekleri işle meşgul oldukları bir dünyada yaşamanın nasıl bir saadet olabileceğini düşünmemek..." 99









"ahh o andaki sesim!! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vücudumu...







Korku..korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim. İnsan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz." syf 109.









"....doğru dürüst yaşayan insanların dünyası..." syf.125









"araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamaya ve yorumlamaya başlarız." syf. 132


"Hayat kendi şeklini yaratmazsa böyle olur; bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat!" Halit Ayarcı'nın kahvedekiler hakkkındaki sözleri. syf.131.


"-burada herşey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı." syf.132.


"....hepimiz kollektif bir yalan içindeydik...." syf. 150.









"...ev sahipliği denen mukaddes vazife..." syf.155.









"insanoğlu insanoğlunun cehennemidir" syf. 175.


"...halinde mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı." syf. 175.


"kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim?







biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz." syf.189.


"herşeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var." syf. 199.


"bütün çocukluğum kavga, dırıltı içinde geçti, bağıran insan sesi beni öyle korkutuyor ki..." syf.286.


"hem biz kavga edemeyiz. Kendisinden başka herkesi haklı bulan insan kavga eder mi hiç?" syf.286.









"bir reçel kavanozuna düşmüşüm gibi..." syf. 290.


"biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız" syf. 308.










(tecrübe hakkında)





"-içlerinden tecrübelileri seçsek?









-Asla!!...siz tecrübe kelimesinin hakiki manasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir." syf.311.









"Ben size değil, kendime dargınım." syf.317.


"Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü." syf. 325.









"Siz her girdiğiniz yerde, evvela nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz."







(halit ayarcı hayri irdal için söylüyor) syf.327.









"vaktiyle ne kadar masum yalanlar söylermişiz" syf. 326


"biz henüz, fikirlerimiz için birbirimizden vazgeçecek seviyeye gelmedik." syf. 352 







(oğul-baba arasında)







"O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum". (baba-oğul arasında) syf.356. 


"Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyle seviyorlardı." syf.361. 

4 Ocak 2010 Pazartesi

sevgili Canon Powershot A Altıyüzyirmi'me ithafen...

yakında fotoğraf makinem olacak..hiç hatırlayamam...birkaç sene evvel yine kış ayında Sirkeci'deki tren garının karşısındaki o dar, o eskimişliğiyle duran sokaklardan birindeki fotoğrafçıda karşılaşmıştık seninle yanımda ahmet..ve birisi daha boyluca....bir çocuk sevinci diyemeyecek kadar çocuk değildim seni aldığımda ,ama hala çocukçaydım, üniversiteye gelmiştim....ve hayatımda ilk makinemdin benim..ne kadar mutluydum bir sen bilirdin...gözlerim sensör'üne değince zerafetim olurdun..bağlardın beni o küçücük dünyana..neler çektim senden..neler çektin benden, bir sen bilirdin..çok incecik sesin vardı..ne vakit maçkaya gitsem..hep çiçekler çekerdik..pillerin benzin mum gibi biterdi..boğazda bir gemi kalkardı..onu çeken karelerin vardı..
biliyorum iyi kötü çok zamanlar geçirdik...küstük bazen..hep elimin altındaydın benim...biliyorum benim himayeme girdikten sonra hiç özenmem malıma..hunharca kullandım seni...ve yağmur yağarkendi, ve metrodaydım; seni nasıl saklarım demiştim, ıslanmayasın diye...ve o üzüntüyle seni nerede unuttum hala hatırlamam..ve senden sonra sevgili makineciğim., almadım inan elimin altına hiçbir makineyi...biliyorum....şimdi çok zor olacak...senin üzerine gül koklamak..ama heyhat, ne yaparsın ki şimdi yeniden bir fırsat doğdu..yoktu o kadar çok param güzel bir makine almak için...bir tüketim çağındayız...seni tükettim..şimdi yeni bir tüketime gireceğim.....neden bu kadar uzattım bilmiyorum..altı üstü ikinci el seninle aynı devirde doğmuş birkaç özelliği dışında senden çok da farkı olmayan bir makinem olacağını diyecektim birinci el bir arkadaşımdan.. 
işte sen aklıma geliverdin öylecesine..böyle işte güzelim;sevgili Canon Powershot A Altıyüzyirmim....seni özlüyorum..şimdi gelen seni aratmaz umarım...sen benim ilk göz ağrımdın..ne kadar da ikinci el filmli makine almak istiyorsam da sen hep aklımda olacaksın.
öperim gözl..şey sensöründen :)

19 Nisan 2009 Pazar

Eğer.. 
Son sınıfa gelmemden dolayı alttan kalan kütüphane stajımı yapmak zorunda kalıyor olmasaydım okulu uzatmamak için, 
ve orada gün boyu hiç bir şey yapmadığım halde sırf "2009 Staj Dosyası" na giriş çıkış saatlerimi yazıp imzamı atmak için beklemeseydim saatlerce, 
tüm bunlara rağmen boğaz manzaralı bir kütüphanede staj yapmanın verdiği o dayanılır hafiflik ve kitapların içinde bulunup da vaktini boşa harcayan "emir olunmuş"ları görmenin verdiği dayanılmaz ağırlık içinde internetten gazeteleri okurken bir röportajda gördüğüm "içgüveysinden hallice" deyimiyle bir anda zihnimin buna karşılık bir anlam bulamaması ve ekşi sözlükte bulduğum karşılıklarla yeni bir deyimin varlığından haberdar olup ben de bunu kullanayım dediğim o ballı gözleme tadında bir duyguya kapılmasaydım, 
bu hafta sonu da muhtemelen çoğu zaman olduğu gibi öğle vakti kalkacak ve günümün yarısını heba etmiş halde içlenecektim kendime... 
ve eğer iştahım varsa bir iki bişeyler atıştıracak, hayal gücümün pussuz derinliğinde yaşattığım "zeytin" adlı kedime bir iki lokmabişeyler verebilme ihtimali olacaktı belki, ama 
ne önümüzdeki hafta ilk vizem için ders notlarını almaya gelebilecek,ne fotokopide kitap çekilirken vakit geçsin diye uzun zamandan sonra internet kafeye girmek zorunda kalacak, 
pek alışık olmadığım halde, 
kağıt ve kalem olmaksızın kim bilir kaç doğulu bir gencin esmer parmak uçlarının değdiği eskimişliğiyle duran klavye tuşlarıyla facebook'ta notlar kısmına henüz ne olduğunu bilmediğim bu cümleleri yazacak 
ne de sonrasında ctrl+A yapıp silmek için tereddüt edeceğimi düşündüğüm halde bırak öyle kalsın diyecektim kendime.. 
ve herşeyden sonra tüm bu bitmek bilmeyen boğucu tümcelerin içinde akşam vaktinde "vefa istanbul'da bir semt adıymış" denmesine sebep olan bu semtin gösterişli ama anlamını yitirmiş kafe'sinde iç güveyisinden hallice olacaktım. 
19 Nisan 2009 Pazar/akşama doğru.

20 Ocak 2009 Salı

Merhaba...
kim olduğunuzu ya da gerçekten bu blogun birileri tarafından okunup okunmadığını dert-tasa etmeden ama karşımda da biri varmışçasına yazıyorum bu yazıyı..belki kendimi karşıma alarak, belki eskiden kendisiyle konuştuğum Simurg'a..ya da Phoenix'e..
her halukarda birisi var konuştuğum önemli olan bu..
Önceleri pek sevmezdim bu blog tutma işini..Sanırım en başından beridir internete ve sanal dünyaya karşı var olan bir ön yargılar yumağım devreye giriyor burada.. Neyse ki artık yıktım bunları..
Yakın zamana kadar facebook profilimi de dondurcaktım ebediyyen, ama artık böyle bir hayalimden de vazgeçtim..her geçen gün daha da artarken bağımlılığım, sadece arada bir dondurabilirim onu da durup dururken dert etmiyorum kendime...
Ama facebook'un, twitter'ın, vs gibi yerlerin uzun cümleler için pek de okunulası yerler olup olmadığını düşünürken de birden blog tutma fikri geldi aklıma..aslında eskiden bir blogum vardı..ama pasifize edilmiş durumdaydı..o yüzden "olur öyle" adresli bir blog açmak istedim, fakat kullanımda imiş, sonra "olu öyle arada" demek daha mantıklı idi, ve  diyiverdim işte.. 
bir çok sakinlerimiz gibi ben de hep pencere kenarlarını severim..yolculukta, evde, otobüste, vapurda...özellikle uzun otobüs yolculuklarında pencere kenarında oturmak -yanınızdaki insanı iniş çıkış vs için rahatsız edeceğinizi göze alarak hem de-, pencereden dışarıyı, sadece birkaç dakikalığına geçtiğiniz ve o kısacık anlarda ne kadar keşfedebilirseniz yanınıza o kadarı kar olarak kalan o yerler, köyler, fabiraklar, yol kenarında terk edilmiş arabalar, inekler ve çocuklar..ah o kısacık an göz göze geldiğiniz çocuklar.. 
ayrı bir nimet, ayrı bir zevk oluyor insana..
ve olur öyle arada..!!